26 Kasım 2013 Salı

KİTÂB-I MUKADDESİN TASNİFİ



KİTÂB-I MUKADDESİN TASNİFİ




Daha önce belirtildiği üzere Hristiyanların kutsal kitabı iki ana kısma ayrılmaktadır: Yeni Ahid ve Eski Ahid. Hristiyanlara göre onların kutsal kitaplarının bu şekilde iki kısma ayrılışının temel ölçüsü, bu kitapların Hz. İsa'dan sonra veya önce ortaya çıkışma bağlıdır. Bilindiği üzere Hristiyanlığın merkezinde Hz.İsa yer almaktadır. O, bu dine göre bir peygamberden daha ileri derecededir ve ilâhlık mertebesindedir. O, baba Allah'ın yer yüzünde insan kisvesine bürünmüş bir şeklidir ve yaratıcı baba Allah'ın oğludur. Yaratıcı Allah'ın oğlu, oğul Allah olarak o, baba Allah'ın hükmünü icra etmek üzere yer yüzüne inmiş, bir anadan insan suretinde dünyaya gelmiş, dünyada yaşamış ve insanlığı kurtarmak üzere acı çekerek dünyadan ayrılmıştır. Bazı öğrencileri, onun dünyaya gelişini, yaşayışını, ızdırap çekerek dünyadan ayrılışını, dünyada kaldığı sırada söylemiş olduğu sözleri ve yapmış olduğu işleri kaleme alarak yazmışlardır. Hz.İsa'nın dünyadan ayrılışından bir süre sonra, onun hayatını ve sözlerini ihtiva eden bu yazılar, kutsal kitaplar olarak kabul edilmeye başlanmıştır. İşte Hz.İsa ile birlikte ortaya çıkan, onun dünyadan ayrılışından bir süre sonra küçük kitaplar ve mektuplar halinde telif edilen bu yazmalara, Hristiyanlar "Yeni Ahid" adını vermektedirler.


Hristiyanlar, Hz.İsa'dan sonra ortaya çıkan kutsal yazılara, yani Yeni Ahide inandıkları gibi, Hz.İsa'dan önce ortaya çıkan ve Yahudilerce kutsal kabul edilen kitaplara da inanmaktadırlar. İşte Yahudilerin de kabul ettiği, inandığı ve Hristiyanlarca benimsenen bu kitaplara "Eski Ahid" ismi verilmektedir. Bu kitaplar, Hz .İsa'dan önce ortaya çıkmış olup, Hz.Musa ile Allah arasındaki sözleşmeyi (Tevrat) ve Hz.Musa'dan sonra gelen bazı Yahudi peygamberlerinin sözlerini ihtiva ettiğinden, yani Hz.İsa'dan önce olmalarına bağlı olarak bunlara, "Eski Ahid" (Eski Sözleşme) ismi verilmiştir.


Görüldüğü üzere merkezdeki Hz.İsa'dan sonraki kitaplar Yeni Ahidi, önceki kitaplar ise Eski Ahidi oluşturmaktadır. Hristiyanlara göre birinci derecede önemli olan kısım Yeni Ahiddir. Çünkü, Yeni Ahid Hz.İsa'ya bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Eski Ahid ise, Hz.Musa ile Allah arasında yapılmış olan sözleşme ile ortaya çıkmış olup, önem bakımından ikinci derecededir. Hristiyanlar İncilleri ve Risaleleri her bakımdan Tevrattan ve Eski Ahidin diğer kitaplarından üstün tutarlar.


KİTÂB-I MUKADDES ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR



KİTÂB-I MUKADDES ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR



 GENEL OLARAK TENKİD İLMİ


 
Kitâb-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalar içinde, Yeni ve Eski Ahidde yer alan kitaplar hakkında yapılan tenkid-lerin önemli bir yeri vardır. Konuya girmeden önce genel olarak, Tenkid İlmi (Criticism)nin ne olduğunu açıklamakta fayda vardır. Bilahere bu ilmin Kitâb-ı Mukaddes üzerindeki uygulanışı geniş bir şekilde açıklanacaktır.
Tenkid, hakikî (otantik) olanı, sahte (apokrif) olandan ayırma sanatı olarak tarif edilmektedir. Güvenilerek kullanılması, değer verilmesi ve gerçek kaynak olarak kabul edilmesi istenen her edebî eser, tenkide muhtaçtır.


 Batılılar, tenkid ilminin XVI. yüzyılda doğduğunu iddia etmektedirler. Ancak, bundan önceki asırlarda İslâm âlimleri tarafından bu ilmin, tefsir, hadis, fıkıh, tarih vb. ilimlere uygulandığı bilinmektedir. Hatta İslâm âlimleri tenkid çalışmalarında, bugün Batıda uygulanmakta olan modern tenkid tekniklerine benzer teknikler uygulamışlar ve bu ilmin öncülüğünü yapmışlardır. İslâm âlimleri, Tenkid İlmini, 1- Metin Tenkidi, 2- Sened Tenkidi olmak üzere iki kısma ayırmışlardır.


 Batılılarca XVI. yüzyılda başladığı kabul edilen tenkid ilmi, bütün ilimlere, özellikle tarihe ve tarihî belgelere uygulanmıştır. Başlangıçta tenkid'in daha çok tarihî belgelere uygulanışı sebebi ile " Tarihî Tenkid " deyimi ortaya çıkmıştır.


 Tarihî tenkidde elde mevcut belgelerin değeri incelenir, yazının otantik olup olmadığı, yani yazının, yazarı olduğu iddia edilen kişiye ait olup olmadığı, şayet ona ait ise, onun ilk bütünlüğü içinde bize ulaşıp ulaşmadığı, tahrifata ve değişikliğe maruz kalıp kalmadığı, inanç konusu olup olamıyacağı vb. hususlar araştırılır. Bu metod, metin analizi yolu ile bir eserin kaynaklarını ayırır, metinlerin menşeini, ilk yazılış zamanını, bu metinlerin karşılıklı bağımlılığını, uyumluluklarını veya u-yumsuzluklarını tesbit eder. Bâzı ilim adamları Tarihî Tenkidi iki kısma ayırmaktadırlar.


MİLAT ÖNCESİ YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR



MİLAT ÖNCESİ YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR




Hristiyanların Kitâb-ı Mukaddesinin birinci kısmını teşkil eden Eski Ahidin tarihinin, Hz. İsa'dan önceki asırlara dayandığını daha önce belirtmiştik. Eski Ahidin birinci bölümünü teşkil eden Tevrat, M.Ö. XIII. yüzyılda Hz. Musa'ya vahyedilmiş bir kitap olarak, uzun bir süre Ahid Sandikları'nda muhafaza edilmişti. Ancak bir süre sonra bu kitap, içinde bulunduğu sandıklardan çıkarılmış ve kaybedilmiştir, Yahudi Tanahını oluşturan, aynı zamanda Hristiyan Eski Ahidi içinde yer alan ve Tevrattan sonra ortaya çıkan bazı kitaplar da, aynı akibete uğrayarak kaybolmuşlardır. 


Bilhassa Hz.Süleyman'dan sonra, Yahudi devletinin yıkılışı ve mabedin tahribini takip eden yıllarda Tevrat ve Nebiler'e ait kitaplar tamamen kaybolmaya yüz tutmuştu. Bazı Yahudi din adamları, kaybolmaya yüz tutan bu kitapları yeniden ortaya çıkarmak ve tekrar yazılı hale getirmek üzere çalışmalara başladılar. İşte bu yeniden bir araya getirip yazma çalışmaları sırasında esas metinlerde olmayan birçok şey, bu kitaplara sokulmuş, bu yüzden daha o devirlerde yeniden düzenlenen bu kitaplara itirazlar yapılmaya başlanmıştır. O kitapların yeniden yazıldığı sıralarda bazı kimseler ortaya çıkarak, bu kitapların, esas Tevrattan ve Nebiler'e ait kitaplardan farklı malzemeler ihtiva ettiğini, yani bunlarda bir takım değişiklikler olduğunu ileri sürmüşlerdir;

 
Hristiyanların Eski Ahidi içinde yer alan Tevrat ve diğer bazı kitaplara yöneltilen ilk ciddi tenkid,M.Ö. dördüncü yüzyılda ortaya çıkmış olan Şomronîm hareketi ile başlamıştır(52). Görüldüğü gibi Hristiyanların Eski Ahidi üzerinde yapılan ilk suçlama ve tenkid faaliyeti, Hristiyanlık bir din olarak ortaya çıkmadan en az dört asır önce başlamıştır. Dolayısı ile Hristi-yanlıktan önce ortaya çıkan Yahudi Tanahının, Hristiyanlığa intikal eden bir mirası olan Eski Ahide, daha Hristiyanlık ortaya çıkmadan bazı tahrifat ve değişiklik isnadları yapılmıştır.


Hz. İsa öncesi devirlerde ortaya çıkan bazı Yahudi mezhepleri, Eski Ahid üzerinde birçok münakaşalar yapmışlar, bilhassa Samirîler, diğer Yahudilerin ellerinde bulunan kitapların bir kısmını reddetmişlerdir. Halen elde mevcut İbranice Tevrat ile Samirîlerin ellerinde bulunan Tevrat arasında büyük farklılıklar vardır. Samirî Tevratı, Hz.İsa'dan önce ortaya çıkmış bir kitapdır.


MİLAT SONRASI İLK YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR



MİLAT SONRASI İLK YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR



Yeni Ahidin Hz.İsa 'dan sonra ortaya çıkışı ile birlikte, hatta bu kitap tam olarak yazılıp düzenlenmeden önce, Eski Ahidin başına gelenler aynen bu kitabın da başına gelmiştir. Yeni Ahidde yer alan bütün kitapların orjinal nüshaları düşmanlar tarafından daha ilk devirlerde tahrib edilmiş ve yok edilmişlerdir. Dolayısı ile Yeni Ahidi teşkil eden kitapları yeniden yazma ve toplama zarureti ortaya çıkmıştır. 


 Orjinal nüshalar olmaksızın gerçekleştirilen bu yeniden yazma esnasında, birçok değişiklik ve tahrifat olmuştur. Metnin yeniden yazılması tek elden yapılmadığından, herkes kendine göre yeni nüshalar meydana getirmiş ve bu nüshalar arasında sayıları yüzbinlerle ifade edilebilecek olan farklılıklar ortaya çıkmıştır. M.S. ikinci asırda yaşamış olan Celcus (M.S. 180), Hristiyanlara karşı yazmış olduğu bir eserde, o sırada Hristi-yanların ellerinde bulunan İncillerde pekçok farklılıkların ve çelişkilerin olduğunu belirtmiştir. Celcus'un yapmış olduğu bu tenkide Origen (M.S.182-251), zayıf bir şekilde cevap vermekle beraber, verdiği cevapta dolaylı bir biçimde İncillerde bazı farklılıkların ve değişikliklerin olduğunu itiraf etmiştir. Origen, Celcus'a verdiği cevapta bunların bazı sapıklar tarafından yapıldığını söylemiştir.


 Hristiyan kaynakların incelenmesinden anlaşıldığına göre, Yeni Ahidi teşkil eden yirmiyedi kitaptan ilk dördü, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınan İnciller olmasına karşılık, Pavlos'un mektupları, bu İncillerden önce yazılıp ortaya çıkmışlar ve kutsal yazma muamelesi görmüşlerdir. Halen elde mevcut olan Yeni Ahid içinde yer almayan yüzden fazla İncil ve Risale, daha birinci asırdan itibaren Hristiyan dünyasında ortaya çıkmış, bunun neticesi olarak, Hristiyanlığa karşı olan bazı kimseler bu kitapları inceleyerek bunlardaki farklılıkları ve çelişkileri ortaya koymuşlardır. İkinci ve üçüncü asırlarda ise, bizzat Hristiyanların kendileri, bu kitaplardan bazılarının sahte olduğunu ileri sürmüş ve bunları kötü niyetli ve sapık fikirli kişilerin yazdığını iddia etmişlerdir.
 

Tıpkı Yahudilikte olduğu gibi, Hristiyanlıkta da mezhep ihtilafları ilk asırdan itibaren ortaya çıkmaya başlamış, ortaya çıkan her mezhep, kendi görüşünü haklı çıkaracak şekilde İnciller yazmak sureti ile kendi görüşüne destek sağlamaya çalışmıştır. Bu yolla İnciller, gitgide çoğalmış, çoğaldıkça da bu kitaplar arasındaki farklılıklar artmaya devam etmiştir. Mezhep kavgaları şiddetlendikçe sayıları çoğalan İncil ye Risaleler öylesine artmış ki, Hristiyan Kilisesi bunun önüne geçebilmek için tedbir almak üzere konsiller toplamaya başlamıştır. M.S. dördüncü asrın ortalarında yapılan konsillerde Kilise yönetimine hakim olanların baskısı ile, İncillerin içinden, dört tanesi seçilerek bunlar sahih, diğer bütün İnciller ise sahte sayılmışlardır.


 Sahihlikleri üzerinde karar kılınan bu İncilleri okuyan akıl ve insaf sahipleri, daha o dönemde bu dört İncil arasında bü-yük farklılıklar olduğunu gördüler. Kilise babalarının, bu dört İncilin muhtevalarının aynı olduğu şeklindeki ısrarlı iddialarına karşılık, yine bazı Kilise babalan, İncillerin sayısının birden fazla olmasını hazmedememiş ve dört İncili birleştirerek bir kitap haline getirmeye çalışmışlardır. M.S. ikinci yüzyılda Süryanî asıllı Tatian, "Dört İncilin ma'nasını kapsayan" anlamına gelen "Diatesseron" isimli bir İncil yazmıştır. Bu İncil, dört İncildeki bilgilerin birleştirilerek tek metin haline getirilmesi ile meydana gelmiştir. Rivayet edildiğine göre "Diatesseron"u ilk olarak Tatian'nın hocası Justinuous, Yunanca olarak yazmış, Tatian ise daha sonra bunu Süryanîceye çevirmiştir.


 Hz. İsa'dan hemen sonra Hristiyan dünyasında ortaya çıkan ihtilaflar, muhtevaları birbirinden oldukça farklı İncil ve Risaleleri meydana çıkarırken, öbür yandan Hristiyanların, Yahudi Tanahını Eski Ahid diye isimlendirerek kabul etmeleri daha birinci yüzyılda Hristiyanlarla Yahudiler arasında birtakım münakaşalara sebep olmuştur. Yahudiler, Hristiyanların elinde bulunan Eski Ahidin Yunanca tercümesi "Septante"nin kendi ellerinde bulunan Tanah'ın aynısı olmadığını, Septan-te'de birçok tercüme yanlışlarının bulunduğunu ileri sürmüş-lerdir. Böylece Yeni Ahid üzerinde Hristiyanlar arasında meydana gelen ihtilaflara, Yahudilerle Hristiyanlar arasında meydana gelen ihtilaf da eklenmiş oldu. Halen elde mevcut'Hristiyan Eski Ahidinin Yunanca tercümesi ile, İbranîce Yahudi Tanahı karşılaştırılınca, gerek kitapların sayısı ve gerekse bu kitapların muhtevası bakımından birtakım farklılıkların olduğunu görürüz.
 
Bu hususu daha önce belirtmiştik,M.S. ikinci asrın sonlarına doğru Eski ve Yeni Ahidin birleştirilerek Hristiyan Kitâb-ı Mukaddesinin ortaya çıkarılması ve dördüncü asırda Yeni Ahidde yer alacak olan kitapların tesbiti çalışmaları sonucu, ortaya çıkan Kitâb-ı Mukaddes kol-leksiyonu, Hristiyanlar tarafından çoğaltılarak her tarafa dağıtılmaya başlanmıştır. Daha önce ortaya çıkan değişik İncil ve Risalelere, bu defa sahihlikleri üzerinde karar kılınan kitapların çoğaltılması,esnasında ortaya çıkan farklılıklar eklenmeye başlamıştır.
 

 Ancak hemen ilâve etmek gerekir ki, dört İncilin dışındaki diğer İnciller, uzun süre Hristiyan dünyasında dolaşmaya ve kabul görmeye devam etmiş ve bunları benimseyen, hatta savunanlar olmuştur. Mesela M.S. 209 yılında Aziz İrene, bu incillerin aslında tek bir İncilin muhtelif suretleri olduğunu iddia etmişti. Aslında üçüncü asrın başlarına kadar Hristiyan dünyası, ihtilafın hangi boyutlara ulaştığının pek farkında bile değildi. M.S. 216 yılında İskenderiyeli Aziz Clement'in her Hristiyanın, dört İncilin sahih, diğer İncillerin sahte olduğuna inanması gerektiğini açıklaması üzerine, Hristiyan dünyası konuyu kavramaya başlamıştır.
 

Konsil kararları ile pekiştirilen Clement'in bu görüşünün arkasından, otantik sayılan nüshaların çoğaltılmaya başlandığını, bu çoğaltma sırasında bir kitabın birbirinden farklı kopyalarının ortaya çıktığını tesbit etmekteyiz. Aslında Kilise, sadece sahihlikleri kabul edilen kitapların kopya edilip çoğaltılmasına müsade etmişti. Fakat, bu çoğaltma işi başından itibaren bir plan dahilinde ve kontrollü olarak yapılamadığından, farklı kopyaların ortaya çıkışı engellenememiştir. Kopya işi başlangıçta ferdî ve düzensiz bir şekilde yapılmış, bu yüzden telâfisi imkânsız farklılıklar ortaya çıkmıştır. Nüshaları çoğaltma ve kopya işleminin iyice çığırından çıktığını gören Kilise, işe yeniden müdahele ihtiyacını hissetmiş ve herkesin rastgele kopya ve çoğaltma işine girmesini engellemeye çalışmıştır.


 Kilise, bir tehlikeyi önlemeye çalışırkan, daha büyük bir tehlikeyi davet etmiş, okuma yazma bilen köleleri kopya yapma işinde görevlendirmiştir. Kölelerin elinde çoğaltılan her kitabın, yeni kopyalarında hatalar ve farklılıklar daha da artmış, nüshalar arttıkça farklılıklar da çoğalmıştır. Kölelerin dikkatsiz ve düzensiz yazmaları sonunda ortaya çıkan hataları düzeltmek üzere Kilise, yeni nüshaları tashih etmek için çalışmalara başlamıştır. Origen'nin kardeşi Pamphilus, çoğaltılan nüshaları yeniden inceleyerek gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra bunları halka vermeye başlamıştı. Ama bu tashih işi uzun süre devam edememiş veya tam olarak kontrol edilememiş olacak ki, farklı kopyalar gitgide çoğalmıştır.
 

 Bir süre sonra Kitâb-ı Mukaddes yazma işi, özel bir meslek haline gelmiş ve bu işle daha ziyade münzeviler meşgul olmaya başlamışlardır. Münzevilerin yanısıra gençlerin ve okul çocuklarının da çoğaltma ve kopya işine girdiğini kaynaklardan öğreniyoruz. Tabî ki bunun da bir takım sakıncaları ortaya çıkmaya başlamıştı ve Charlemagne gibi kişiler bunu farkede-rek bu işle sadece köle ve çocukların değil, büyüklerin de uğraşması gerektiğini söylemişler ve yaşlıları bu işle görevlendirmişlerdir. Köle ve çocuklar tarafından yapılan kopyalardaki hatalar, Pamphilus'un yaptığı gibi bir süre tashih edilmiş ama, dağınık Hristiyan dünyasında siyasî bir otoritenin yardımı olmaksızın bunun tam olarak başarılması imkânsız olduğundan, Kilise babalarının gayretleri bu konuda yetersiz kalmıştır. Kitapları çoğaltanlar, bir yandan işin ehemmiyetini tam olarak kavrayamadıkları için, kopya esnasında lâubalilikler yapmışlar, diğer yandan imlâ kurallarını tam olarak bilmedikleri için yazarlarken fahiş hatalar yapmışlardır. Bu acemi yazarlar, bazen önlerinde bulunan yazma nüshayı tam olarak okuyamadıklarından rastgele yazmışlar, bazen bir satırı veya bir cümleyi okuma güçlüğü veya unutkanlık sebebi ile atlamışlardır. Mezhep taassubu yüzünden yapılan ilâve ve çıkarmalarla adeta neredeyse her nüsha başka bir kitap haline gelmiştir.
 

 Kitapları kopya etme işinde çoğaltma, ilk nüshalara bakılarak yapılmamış, kopya edilmiş nüshalardan yeni kopyalar yapılmıştır. Dolayısı ile en eski nüshadan yapılan kopyalarda meydana gelen hatalar, bu kopyalardan, yeniden kopya edilen nüshalara aynen geçmiş, bir kitap ikinci olarak kopya edilirken kopyayı yapanın yeni hataları bu kopyaya eklenmiş, ikinci kopyadan üçüncü kopyayı yapan, birinci ve ikinci kopyacının hatalarını aynen tekrarladığı gibi, kendisi de yeni hatalar ilâve etmiş, dördüncü, beşinci, altıncı ilah.. kopyacılarda böylece hatalar ve farklılıklar katlanarak artmıştır.


 Kopya işinde zincirleme hatalar ve farklılıklar devam edip dururken, Kilise bunu önlemekten ziyade, konunun incelenerek, farklılıkların ortaya çıkarılmasına yarayacak ilmî araştırmaların yapılmasını yasaklama yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Kilise,Yeni ve Eski Ahidde yer alan bütün kitapların vahiy mahsûlü olduğunu, bunlarda herhangi bir hata ve yanlışlık olamıyacağını iddia ederek, bu kitaplar üzerinde çalışma yapılmasını engellemiştir.


 Bugün Kilisenin elinde olan en eski Kitâb-ı Mukaddes yazması, M.S. 1000'li yıllara ait olan bir yazmadır. Bu yazmanın, M.S. 300'lü yıllarda kaleme alınmış bir yazmadan direkt olarak kopya edildiği ileri sürülmektedir. Ancak, bu ilk nüsha şu anda elde yoktur, bilgimiz sadece 1000'1i yıllarda kopya edilmiş nüshadaki bilgiye dayanıyor, başka hiçbir delil olmadığından herhangi bir mukayese imkânı da yoktur. Kilise, özellikle Kutsal kitaplarını matbaada bastırmaya karar verince, en sağlam metni ortaya çıkararak baskıda bu metne dayanmak istedi. Fakat Kilisenin yapmak istediği revizyon imkânsızdı. Bir kere elde orjinal metin yok, 300'1ü yıllara ait olduğu söylenen en eski kopya da yok, 1000'1i yıllarda kopya edildiği söylenen metnin ilk kopyaya dayandığını gösteren başka bir delil de yok, böyle olunca revizyon ne ile yapılacaktır?
 

 Hristiyanların ellerinde bulunan parçalar halindeki en eski kopyaların bir kısmı günlük olarak yazılan alelâde yazılar türünde olduğundan ve bunlar hem çok, hem de dikkatsiz kullanıldığından çabuk yıpranmış ve kullanılamaz hale gelmiştir. Bununla birlikte biraz önce belirttiğimiz gibi eskiden kalma bazı kısmî yazma kopyaları vardır. Bunlar dosyalar halinde muhafaza edilmekte olup üç kısma ayrılırlar: 1- Parşömen üzerine orjinal dilde yazılmış kopyalar, bunlara "Biblical Manuscripts" adı veriliyor. 2- Orjinal dilde olmayan Süryanice, Koptca, Latince vb. dillerde yazılan yazmalar, bunlara "Versiyon" (tercüme) adı veriliyor. 3- İkinci asırla beşinci asır arasında Kilise babalarının yazdıkları eserler. Kilise son zamanlarda bu üç kaynağı kullanarak en güvenilir nüshayı elde etmeye çalışmaktadır.


Kitâb-ı Mukaddesin, Eski Ahid kısmının orjinal dilinin İbranice olmasına karşılık, Yeni Ahid kısmının orjinal dilinin Yunanca olması, Kilisenin karşısına bir problem olarak çıkmıştır. Hz. İsa ve Havarilerinin, Eski Ahidi orjinal dili olan İbranice ile okuyup anladıkları ifade edildiğine göre, Eski Ahidin Yeni Ahidle birleştirilip yazılması sırasında neden İbranice orjinal nüshası değil de, Yunanca Yetmişler tercümesi esas alındı? Buna şöyle cevap veriyorlar: Yeni Ahid, orjinal dili olan Yunan lisanı ile yazılmıştır, Eski Ahid de aynı dille yazılarak uyum sağlama yoluna gidildi, Fakat Yahudiler, Yetmişler tercümesinde birçok hata ve yanlışlığın olduğunu söylediklerine göre, orjinal İbranice nüsha olduğu gibi yazılsa daha iyi olmaz-mıydı? Nitekim M.S. beşinci yüzyılda St. Jerome, Eski Ahidi Latinceye çevirirken, Yunanca Yetmişler tercümesi yerine, İbranice nüshayı takip etmiştir.


İSLÂM DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR



İSLÂM DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR



 
Yedinci yüzyıla kadar Hristiyanlar, bir yandan kendi iç problemleri ile uğraşırken, öbür yandan dinlerini yaymak için azamî gayreti göstermişler ve ulaşabildikleri her yere Kitâb-ı Mukaddesi yaymaya çalışmışlardır. Hristiyanlar bu çalışmalarında oldukça başarılı sonuçlar almışlar ve dinlerini Asya, Avrupa ve Afrika'da hızla yaymışlardır. Ancak yedinci yüzyılın başında Hristiyanlığı yayma çalışmaları çok ciddi bir engelle karşılaşmıştır. İslâmiyetin ortaya çıkışı ile bu hızlı yayılma birdenbire durdu ve kısa süre sonra da Asya ve Afrika'da gerilemeye başladı. Çünkü İslâmiyetin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim, Kitâb-ı Mukaddese karşı ciddi bir rakip olarak ortaya çıkmış ve Tevrat ve İncillerde birtakım tahrifat ve değişikliklerin olduğunu belirterek, Kitâb-ı Mukaddesin kutsallığı ve sıhhati üzerinde insanları düşünmeye davet etmiştir.


Kur'an-ı Kerimin, Tevrat ve İnciller üzerindeki bu tesbitleri üzerinde araştırma yapan müsteşrik Goldziher, Semavî kitaplara, yani Kitâb-ı Mukaddeste yer alan kitaplara tahrifat isnadında bulunan ilk kitabın, Kur'an-ı Kerim olduğunu söylemektedir. Halbuki biraz önce belirttiğimiz gibi, daha Hristiyanlık bir din olarak ortaya çıkmadan önce, miladdan önceki asırlarda ortaya çıkan bazı Yahudi mezhepleri, sadece kendi ellerindeki Tevratın doğru olduğunu, diğer mezheplerin ellerindeki Tevratlarda birtakım tahrifat ve değişikliklerin olduğunu söylemişlerdi. M.S. ilk asırlarda bu defa Yahudiler, kendi ellerindeki Tanah ile Hristiyan Eski Ahidi arasında farklılıklar bulunduğunu beyan etmişlerdi. Yine İslâmiyet ortaya çıkmadan önce Celcus vb. bir çok müellif, eserlerinde incillerde birtakım tahrifatın olduğunu beyan ettikleri gibi, birbirine rakip durumunda olan ilk dönem Hristiyan mezheplerinin herbiri de, sadece kendi ellerindeki İncilin doğru, diğer İncillerin sahte olduğunu iddia etmişlerdi. Goldziher'in, Kur'ân hakkında bu hükmü verirken, anlaşılan "Bible" tarihlerine fazla gözatmadığı anlaşılıyor.


 Yine Müsteşriklerden Hrschfield, Kur'an-ı Kerimin Tevrata bakışının, Yahudi Karaim mezhebinin Tevrata bakışma benzediğini söylüyor. O, Karaîlerin, Yahudi hahamlarının Tevratı tahrif ettiklerini iddia ettiklerini, Karaî eserlerde geçen bu iddianın, Kur'an-ı Kerimde de aynen tekrarlandığını söylemek sureti ile Tevratın tahrif edilmesi ile ilgili ifadeleri, Kur'an-ı Kerimin, Karaî eserlerden iktibas ettiğini ileri sürüyor(64). Hrschfield'in gözünden kaçan bir hususu belirtmekte fayda görüyoruz. Karaim mezhebi, İslâmiyetin zuhurundan sonra ortaya çıkmış bir Yahudi mezhebi olup, bu mezhep ortaya çıkmadan önce Kur'anın nazil oluşu tamamlanmıştı. Dolayısı ile Kur'anın, bu mezhepden herhangi bir şeyi alması imkânsızdır. Hadise belki de Hrschfield'in iddiasının tamamen aksine olabilir. Belki de Karaim mezhebi, bu konuda Kur'andan istifade etmiş olabilir. Şayet Hrschfield'in kasdi, Karaim mezhebi ortaya çıkmadan önce bu mezhebin dayandığı temel esaslara dayanan ve İslâmdan önce mevcut olan bazı Yahudi mezhebleri ise, Hrscfield bu defa Goldziher'i yalanlamış olur. Çünkü Goldzi-her, Tevrata ilk tenkidi Kur'anın yönelttiğini iddia etmektedir. Hrschfield ise, daha önce Tevrata yöneltilen tenkidleri, Kur'an-ı Kerimin, kendinden önceki Yahudi mezheplerinin eserlerden aldığını ileri sürmektedir.


 Kur'an-ı Kerimin isim zikretmek sureti ile Tevrat ve İncilde tahrifat olduğunu belirtmesi, Hristiyanlığın yayılmasında ciddi bir engel teşkil etmeye başlamıştı. Kur'anda olduğu gibi Hadis-i Şeriflerde de aynı tema işlenmiş, Hz. Muhammed (S.A.S.), Mekke ve Medine'de bulunan Yahudi ve Hristiyanlarla konuşurken, Tevrat ve İncilde birtakım tahrifatın olduğunu onlara söylemiştir. Hz Muhammed'in irşad çalışmaları sadece Mekke ve Medineli Müşriklere yönelik değildi. O, Müşriklerle birlikte Mekke ve Medinedeki Hristiyan ve Yahudileri de İslâma davet ediyordu. Hristiyan ve Yahudilerin İslâma davet edilmeleri esnasında onun en çok temas ettiği husus, Tevrat ve İncilde tahrifat ve değişikliklerin olduğu, dolayısı ile bunların hükümlerinin ortadan kalktığı ve Kur'an-ı Kerimin bu kitaplardaki hata ve tahrifatı düzeltici olarak gönderildiği gerçeği idi. Hz.Muhammed(S.A.S.), Hristiyan ve Yahudileri ikna etmek için zaman zaman İncil ve Tevrattaki hata ve tahrifleri örneklerle açıklıyor, bu kitaplardaki tutarsızlıkları ve çelişkileri gözler önüne seriyordu. Onun bu etkili faaliyetleri sonunda, birçok Yahudi ve Hristiyan/ İslâmî kabul ederek Sahabe-i Kiram arasına dahil olmuşlardır.
Hz. Muhammed'den sonra Sahabe, Tabiîn ve onlardan sonra gelenler, hep onun metodu ile, yani Kur'an-ı Kerimi Tevrat ve İncille karşılaştırmak sureti ile İslâmî yaymaya devam etmişlerdir. Onların ayet ve hadislere dayanarak yaptıkları bu çalışmalar, bilhassa Necran, Filistin ve Suriye'de birçok Hristiyanın kendi dinlerini terkederek Islâmiyete girmelerine sebep olmuştur. Hicrî üçüncü asra kadar bu şekilde yürütülen çalışmalar, gitgide daha sistemli bir hale gelmiş, bu asrın ortalarından itibaren İslâm dünyasında Hristiyanlık ve Kitâb-ı Mukaddes ile ilgili olarak eserler yazılmaya başlanmıştır. Bu yüzyılda daha önce Hristiyan iken bilâhere müslüman olan Ali b. Rabban et-Taberî isimli bir müellif, "ed-Din ve'd-Devle" adlı bir eser yazarak, Kur'an-ı Kerimi Tevrat ve İncille karşılaştırmış ve İslâmiyetin Hristiyanlığa karşı üstünlüğünü ortaya koymuştur.

İslâm dünyasında Hristiyan inancının yanlışlığını belirtmek üzere sık sık Hristiyan din adamları ile diyaloglara girilmiş, Hristiyan krallar ve diğer ileri gelenler zaman zaman mektuplarla İslâma davet edilmişlerdir. Bu tür mektupla davetlerden biri, Hicrî 208 yılında Abdullah b. İsmail el-Haşimî'nin, Abdülmesih b. İshak el-Kindî'ye yazmış olduğu mektupla yaptığı davettir. Hâşimî, bu mektubu ile Hristiyan olan el-Kindî'yi İslâma davet etmiştir. İslâm âleminde bu mektup, Kur'ân ve Hadisten sonra Hristiyanları İslâmiyete davet eden ilk eser olarak kabul edilmektedir. Bu asırdan itibaren Müslümanların yazdıkları eserlerin genellikle isimleri, "er-Redd ale'n-Nasârâ" (Hristiyanlara Reddiye) şeklindedir. Bu eserlerde başta Tevrat ve İnciller olmak üzere Kitâb-ı Mukaddesin içinde yer alan bütün eserler incelenmiş, bu incelemelere dayanılarak, Hristiyanlığın muharrefliği ispatlanmaya çalışılmıştır.


 Hicrî üçüncü asırdan itibaren Hristiyanlığa reddiye yazarak Eski ve Yeni Ahid üzerinde çalışmalar yapan İslâm âlimlerinden bazıları şunlardır: Darar el-Amr (190/806); Ebû Sehl b. el-Mu'temir (210/825); Ebû Musa b. Sabih el-Merdan el-İskafî (240/854); el-Kasım b. İbrahim el~Hüsnî er-Ressî (öl. 246/860); Ebû Yusuf Yakub b. İshak el-Kindî (252/866); Ebû Osman Amr b. Bahr el-Cahiz (255/869); Muhammed b. Sahnun (256/869); Ebu'1-İyaz el-İranşeh-rî(259/873); Ebu'l-Huzeyl el-Haf (266/840); en-Naşiu'1-Ek-ber (293/906); Ebû İsa Muhammed b. Harun el-Varrak (297/910); Ahmed b. Muhammed el-Kahtebî (300/912); Ebu'l-Kasım el-Belhî el-Kâ'bî (319/931); Ebû Haşim el-Cübaî(321/933); el-Hasen b. Eyyûb (378/988); Ebu'l-Hasen Ali b. İsa er-Romanî (384/994); Ebû Süleyman el-Mantıkî (391/1000); Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyib el-Bakillanî (403/1013); vb. kimseler. Bu kimseler ya direkt olarak Hris-tiyanlığı ele alarak Kitâb-ı Mukaddes üzerinde çalışmış ve bu konuda müstakil eserler vermişler veya yazdıkları hacimli eserlerde konu ile ilgili olarak kısmî çalışmalar yapmışlardır.

 Hicrî beşinci asırdan itibaren Kitâb-ı Mukaddes üzerinde çalışmalar yapan İslâm âlimlerinin daha sistematik çalıştıklarına ve daha derli toplu eserler verdiklerine şahid oluyoruz. Bu tür eserler veren âlimlerden bazıları şunlardır: Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm (456/1063); Abdülmelik b. Abdil-lah el-Cüveynî (478/1085); Huccetü'l-İslâm Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazalî (505/1117); Ebu'1-Beka Salih b. el-Hüseyn el-Caferî (618/1221); Şihabuddin Ebu'l-Abbas Ahmed b. İdris el-Karafî {684/1285); Said b. Hasen el-İskenderanî (720/1320); Ebu'l-Abbas Ahmed b. Teymiye (728/1327); Şem-suddin Ebû Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Kayyım el-Cevziye" (751/1350); Abdullah b. Abdillah et-Tercuman (823/1420); İbrahim Müteferrika (1747); Hacı Abdi Bey (1886); Rahmetullah Efendi (1306/1888); Harputlu İshak Hoca (1892) Şeyh Muhammed Ali b. Abdurrahim et- Tiybî (1317/1899); Yusuf b. İsmail en-Nehbanî (1932) vb. kimseler. Bilhassa XIX ve XX. yüzyıllarda eser yazanlar, daha ziyade kendi dönemlerinde artan misyoner faaliyetlerine karşılık, îslâmiyeti savunma maksadı ile Kitâb-ı Mukaddesi inceleyerek, bu kitap üzerinde çalışmışlardır. Bu isimlere misyoner faaliyetlerine karşı, konu üzerinde çalışarak eserler veren şu isimleri ilâve etmek mümkündür. Sırrı Paşa (1895); Ahmet Kemal; Ahmet Midhat Efendi (1911); Abdülahad Davud; Hasan Sabri vb. isimler . Son olarak ismi zikredilen bu ilim adamları Hristiyan misyonerlerinin İslâm Dünyasındaki tahriblerini önlemek için Eski ve Yeni Ahidler üzerinde çalışarak eserler vermişlerdir.


 Görüldüğü gibi Hristiyanlık ve Kitâb-ı Mukaddes üzerinde İslâm dünyasında yapılan çalışmalar Kur'ân ve Hadis ile başlamış, Hicrî ikinci asrın sonlarından itibaren, önce reddiye türünden eserler verilmiş, daha sonra Hicrî dördüncü asırdan itibaren, bilhassa Tevrat ve İncilleri sistematik bir şekilde inceden inceye tetkik eden eserler ortaya konmuştur. M.S. XV. asra kadar İslâm dünyasında çok canlı bir şekilde yürütülen Kitâb-ı Mukaddes üzerindeki çalışmalar, XVI. yüzyılda hızını kaybetmiş, bundan sonra üç asra yakın bir süre bu alanda kayda değer bir eser yazılamamıştır. İbrahim Müte-ferrika'nın eseri istisna edilirse, XIX. yüzyıla kadar üç asra yakın sürelik bir boşluk olduğunu, İslâm dünyasında bu üç asır zarfında Hristiyanlık ve Kitâb-ı Mukaddes ile ilgili bütün çalışmaların ihmal edildiğini tesbit ediyoruz. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında İslâm dünyasında yeniden bir kıpırdanma meydana gelmiştir. Hristiyan misyonerlerinin Uzak Doğu'da, Hindistan'da, Endenozya'da, Afrika'da, hatta Arap topraklarında İslâmiyet aleyhine yoğun bir propaganda faaliyetine girişip, Müslümanlar arasında Hristiyanlık ve Kitâb-ı Mukaddes propagandası yapmaya başlamaları üzerine, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren başta Hindistanlı Rahme-tullah Efendi olmak üzere birçok islâm âlimi, İslâma yapılan hücumları karşılamak ve misyonerlerin ithamlarının doğru olmadığını ispatlamak üzere, Kitâb-ı Mukaddes üzerinde ciddi çalışmalar yapmışlar ve bu kitaptaki çelişki ve tutarsızlıkları ortaya koymuşlardır.


HİRİSTİYAN BATI DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR



HİRİSTİYAN BATI DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR.




Hristiyanlık bir din olarak ilk defa Filistin'de ortaya çıkmasına rağmen, Islâmiyetin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, Asya kıtasındaki etkisini ve ağırlığını kaybetmiş ve Avrupa'ya yerleşmiştir. Hz. İsa'dan sonraki ilk yüzyıllarda Filistin, Suriye, Anadolu ve çevresinde yaşayan Hristiyanlık, birçok önemli merhaleleri bu topraklarda geçirmiştir.
Daha önce bahsetmiş olduğumuz konsiller, kanonizasyon hadisesi, sahih ilân edilen nüshaların çoğaltılma işlemleri gibi hadiselerin büyük bir kısmı, Bizans'ın Asya kıtasında kalan topraklarında gerçekleşmişti. Asya'da İslâm hakimiyetinin yayılması sonucu, Anadolu'dan da çıkmak zorunda kalan Hristiyanlık, önemli bütün çalışmalarını Avrupa'da yürütmeye başlamıştır. Mamafih, Hristiyanlık daha birinci asırda Ro-ma'ya kadar gitmiş, Avrupa'nın muhtelif ülkelerinde Hristiyan cemaatler birinci asırdan itibaren varlıklarını hissettirmişlerdir. Ancak bu cemaatlerin, yukarda bahsettiğimiz mühim hadiselerde önemli bir rolü olmamıştır. Bizans-Roma rekabeti neticesinde Roma'nın, Katolik Hristiyanlığm merkezi haline gelişinden sonra Batı, Hristiyan dünyasında ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Roma'nın, Katolik Hristiyanlığın merkezi olarak ortaya çıkmasından sonra, Kitâb-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalar, Batıda devam ettirilmiştir.


 Bilhassa Yeni Ahidin kanonizasyonundan sonra başlayan kopya işinde, Avrupa'daki kiliselerin de faal olarak çalıştıklarına şahit olmaktayız. Batıda, kopya ve çoğaltma işinde meydana gelen aksilikleri gidermek için bir takım tedbirlerin alındığını biliyoruz. Bilhassa çocukların ve kölelerin kopya işinde dikkatsiz davranarak büyük hatalar yapmalarına engel olmak için, Batı Kiliseleri bir takım tedbirler almış, bu işi küçüklere ve kölelere bırakmayıp, büyüklerin yapması gerektiğini söyleyerek bu yolda direktifler vermişlerdir.


 M.S. beşinci yüzyıldan sonra, bilhassa İtalya ve İspanya'da Eski ve Yeni Ahidin Latinceye tercümeleri yapılmış, özellikle Yeni Ahidin Yunanca nüshaları ile, bu tercümeler karşılaştırılarak mukayese yoluna gidilmiş, bozuk nüshalardan kurtulup esas orjinal nüshalara en yakın nüshalar ortaya konmaya çalışılmıştır. Özellikle matbaanın icadı ile birlikte, Kitâb-ı Mukaddes basılmaya başlanınca, basılı nüshanın dayanacağı yazma nüshalar konusunda yoğun çalışmalar yapılmıştır.
Doğu Kiliselerinin Kitâb-ı Mukaddes üzerindeki araştırmalara karşı takındığı tavrı, Batı Kiliseleri de aynen benimsemiş ve kopya tashihi dışında herhangi bir şekilde bu kitap üzerinde inceleme yapmaya izin vermemişlerdir. Başta Roma Kilisesi olmak üzere Batı Kiliselerinin hepsi, Kitâb-ı Mukaddeste yer alan bütün kitapların vahiy mahsülü olduğunu, bu kitapların muhtevaları hususunda herhangi bir tereddüde mahal bulunmadığını öne sürmüşlerdir. Fakat, konuya orta çağlarda az da olsa bazı kimselerin eğilmeye başladıkları da görülüyor. Bunlardan bir tanesi Mopsuestalı Theodore olup o, Hz. Davud'un Zeburundaki bazı şiirlerin, Davud'dan çok sonraki sürgün dönemlerine ait olması gerektiğini söylemiştir. Yahudi asıllı İsaac ben Jesus(lSOl), Tekvinde geçen bazı ifadelerden, bu kitabın Hz.Musa'dan sonraki bir dönemde yazıldığının anlaşıldığını belirtmiştir. Yine Yahudi araştırmacılardan İbn Ezra, Tevratın muhtelif yerlerinde geçen ifadelerden, bu kitabın, Hz. Musa'dan çok sonraları kaleme alınmış olduğunun ortaya çıktığını ifade etmiştir.


 Roma Kilisesine karşı, M.S. XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan başkaldırma hareketi ile beraber, bu hereketi başlatanlar hem Yeni, hem de Eski Ahid üzerinde ciddi tartışmalar açmışlardır. Bu işe öncülük edenlerden biri Martin Luther (1489-1546) olup o, hem Yeni, hem de Eski Ahid üzerinde korkusuzca tenkidler yapmıştır. O, Tevratın Hz. Musa zamanında yazılıp yazılmadığını tartışarak, eğer bu kitabın Hz. Musa tarafından yazılmamış ise, kimler tarafından yazılmış olabileceğini bulmaya çalışmıştır. Luther, Eski Ahidin Nebiler kısmında bulunan bazı kitapların, bu Yahudi peygamberler tarafından değil de, redaktörler eli ile yazıldığını söylemiştir. Luther, Yeni Ahid üzerinde de çalışarak, daha önce Matta, Markos, Luka, Yuhanna şeklinde yapılan sıralamayı değiştirmiş ve Matta İncilini birinci sıradan üçüncü sıraya koymuştur. Ona göre, Pavlos'un İbranilere Mektubu, Pavlos tarafından yazılmadığı gibi, onun dışında başka bir Havari tarafından da yazılmamıştır. Yine Luther'e göre, Yuhanna İncilinin yazarı Havari Yuhanna değildir. Yuhanna'nın Vahyi öyle karışık ve muğlak ifadelerle doludur ki, bu kitaptan Hz.İsa'yı öğrenmek mümkün olamaz.
Jean Calvin(1509-1564) de, Luther gibi Kitâb-ı Mukaddes üzerinde incelemeler yapmış ve bu kitaba tenkid yöneltmiştir. Calvin'e göre, Yeni Ahidde yer alan Yehuda'nın Mektubunun kanonik olduğu şüphelidir, ancak okunmasında fayda olabilir. Pavlos'un İbranilere Mektubu kanonik olmakla beraber, bu eser aslında Pavlos'a ait değildir. Yine ona göre, Eski Ahidde yer alan Joshua ve Samuel kitaplarının yazarları Joshua ve Samuel değildir.


 D. A. Bodenstein Carlstadt, XVI. yüzyılda "De Canonicis Scripturis" adlı bir eser yazarak, Hz.Musa'nın vefat hikayesinin Tevratta yer alması dolayısı ile, onun kendi ölüm haberini kendisinin yazamıyacağını belirtmiştir.

 Kitâb-ı Mukaddes hakkındaki Kilisenin telkin ve müda-helelerinden kurtuluş, Rönesansla birlikte ortaya çıkmıştır. Tabiî ilimler üzerinde yapılan ilmî araştırmalar, kozmoloji konusunda Kitâb-ı Mukaddesin verdiği bilgilerle açıkça çatışıyordu. Bacon (1561-1626) ve Descartes (1596-1650) gibi felsefeciler, uzun süreden beri Kilise tarafından savunulan Tomistik sentezin altını üstüne getirdiler. Avrupa'da pekçok kişi, kendi akılcı ve inkilapçı düşünceleri ile Kilisenin tesirinden kurtulmuş ve Kitâb-ı Mukaddeste yer alan kitapların yazarları hak- kında araştırma yapmaya başlamıştır. Bu çalışmaları başlatanlar, Kilise tarafından şiddetle suçlanarak yaptıkları çalışmalar engellenmeye çalışılmıştır. Bu tür çalışmalar yapanlardan en önde gelenler, İngiltere'de Hooker (1553-1600), Hollanda'da Arminius (1560-1609), Almanya'da Calixtus(1586 -1656) vb. kimselerdir.


 Batıda Kitâb-ı Mukaddes üzerinde kayda değer çalışma yapanlardan biri de Elias Levita (1538)dır. Ona göre İbranice Tanahta bulunan sesli harfler (harekeler) ve aksanlar orjinal değildir, bunlar Tanah ilk yazıldığı sırada yoktu ve sonradan ilâve edildi. Ona göre bu harekeleme işi, M.3. altıncı asırda yapıldı. Onyedinci yüzyılda Kitâb-ı Mukaddes üzerinde araştırma yapan Louis Coppel (1586-1656), Tanahın kenarındaki Masoretik derkenarın, daha sonraki bir dönemde konulduğunu, Tanahm başlangıçta sadece sessiz harflerle yazılmasından dolayı, bu kitapta telafisi kabil olmayan hataların olduğunu, dolayısı ile bu metne güvenilemiyeceğini ileri sürdü.


 "Joshuae İmperatoris Historia İllustrata" isimli eserin yazarı Andre Maes, Tevratın Hz.Musa'dan sonra müdaheleye maruz kaldığını ve redakte edildiğini ileri sürmüş, bu yüzden 1586 yılında yazmış olduğu kitap, Kilise tarafından yasak kitaplar listesine alınmıştır.


 XVI. yüzyılın ortalarında Stephanus, basıma hazırlamış olduğu Yeni Ahidde, metinlerin muhtelif nüshalarında bulunan farklı okunuşları zikretmişti. 1550 yılında Great Mill, Stephanus'un hazırlamış olduğu bu metni olduğu gibi yayınladı. Mill, bu yayından sonra, Yeni Ahid metnini güvenilmez ve şüpheli hale sokmakla itham edildi. Onu, bu yayınından dolayı sadece Kilise babaları değil, aynı zamanda üniversite hocaları da şiddetle eleştirdiler ve onun Hristiyan dinine karşı düşmanlıkla dolu, günah işlemeye temayüllü bir insan olduğunu söylediler. Çünkü o, bastırmış olduğu Yeni Ahid metninde 30 binden fazla okunuş farklılıkları bulunduğunu göstermişti.

Stephanus ve Mill'in ortaya koyduğu bu gerçeklerin yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaya çalışan Hristiyan dünyası, bu eseri çürütebilmek için birçok eser kaleme almıştır. 1710 yılında Whitby, yazdığı bir eserle, Mill'in yayınma şiddetle çattı. Bu arada Whitby'in eserine cevap vermek üzere Antony Collins, "Discourse of Free Thinking" isimli bir kitap yazdı. Whitby'i savunmak ve Collins'e cevap vermek üzere, Richard Bentley, "Remarks Upon a Late Discourse of Free Thinking" isimli eserini kaleme aldı. Bentley bu eserinde, yazmalarda bulunan farklılıkların Tanrı'nın bir lütfu olduğunu, bunların bulunmasının Yeni Ahide zarar değil, fayda sağladığını iddia etti.


 XVII. yüzyılda meşhur hukukçu Grotius (Huig Groot 1583-1645), Yeni ve Eski Ahid üzerinde çalışmalar yaparak, Kitâb-ı Mukaddeste bulunan kitaplara şerhler yazmıştır. Luther ve Calvin'nin ileri sürdüğü fikirlere o da iştirak ederek, İbranilere Mektubu Pavlos'un yazmadığını, Eski Ahidde yer alan Eyyub(Job) kitabının, Yahudi sürgününden önce değil, sonra yazıldığını söyledi. Ona göre Luka, yazmış olduğu İncilini önce İbranice olarak kaleme almış, sonra bizzat kendisi bu İncili Yunancaya çevirmiştir. Grotius'un eseri "Annotata ad Vetus Testamentum", kendisinden sonra konu üzerinde çalışanlara rehberlik etmiş, pekçok araştırmacı çalışmalarında bu eseri örnek almışlardır.


 XVII. yüzyılda Kitâb-ı Mukaddes üzerinde ciddi eleştiri yapanlardan biri de Hobbes(1588-1679)'dir. Hobbes, yazmış olduğu "Leviathan" isimli eserde, daha ileri bir adım atarak Tevratın tamamının Hz. Musa'dan sonraki bir dönemde yazılmış olduğunu söyledi. O, iddiasını ispatlamak üzere Tevratın metninden pasajlar sunarak, bunların Hz.Musa'dan sonra meydana gelen olayları zikrettiğini ve Hz.Musa'nın bunları söyleyip yazmasının imkânsız olduğunu söyledi. Ona göre Joshua(Yeşu) kitabı da Joshua'dan çok sonra kaleme alınmıştır. Hakimler kitabının 18: 30 kısmında geçen ifadelere bakılırsa, bu kitabın sürgün sonrası yazıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Hobbes'e göre Samuel, Krallar, Tarihler, Nehemya ve Ezra kitapları da sürgünden sonra kaleme alınmışlardır. Yine o, Eyyûb kitabının yazıldığı tarihin meçhul olduğunu, Davud'un Zeburunda ona ait olmayan kısımlar bulunduğunu, Süleyman'ın Mesellerinde de aynı durumun söz konusu olduğunu söylemekte, ayrıca Vaizler ve Süleyman'ın Şarkılarının gerçekte Süleyman'a ait olmadıklarını ifade etmektedir.


 Yahudi asıllı Baruh Spinoza(1632-1677), felsefî kabiliyeti sayesinde Kitâb-ı Mukaddes üzerinde pekçok tenkidler yapmış ve şu sonuçları elde etmiştir: "Eğer kutsal metinleri, gerçekte olduğundan farklı göstermek için üzerlerine yüklenen peşin hükümlerden sıyırır ve diğer bütün metinlere yaptığımız gibi, onlara da tenkid kurallarını tatbik edersek, onların hakikî mahiyetleri ortaya çıkar. O zaman bunların birer insan eseri olduğu, şüpheler, tezatlar ve yanlışlıklarla dolu ol-duğu anlaşılır. On Emir, Hz. Musa tarafından yazılmış olamaz. Yeşu, Hakimler, Rut, Samuel ve Krallar gibi kitapların metinleri de otantik (sahih) değildir".


 Spinoza, Yahudi sinagogundan atılmasından ondört yıl sonra, "Tractatus Theologico-Politicus" isimli eserini yazmış,bu eserde düşüncelerini ne bir Yahudi, ne bir Hristiyan ve ne de bir Ateist gibi düşünmeksizin dile getirmiştir. Ona göre Eyyûb kitabı, sürgün esnasında İbranice dışında bir dil ile yazılmıştır, Daniel, Ezra, Ester ve Nehemya kitapları tek bir kişi tarafından kaleme alınmıştır, Spinoza, İncillerin ve Risalelerin yazarlarının, aslında bunları birer peygamber olarak değil, birer muallim olarak yazdıklarını ifade etmektedir. Hobbes'in "Leviathan" isimli eseri ile birlikte Spinoza'nın "Tractatus"u, Hollanda'da mahkeme kararı ile yasaklanmış, bu iki eserin basılması, satılması suç sayılmıştır.


 Profesyonel bir ilâhiyatçı olan Fransız Richard Simon (1638-1712), Kitâb-ı Mukaddese girişler yazmıştır. O, önce Paris'teki papaz okuluna devam etmiş, ancak orada gördüğü bazı şeylerden hoşlanmayarak bu okuldan ayrılmış ve ilâhiyat tahsiline başlamıştır. "Histoire Critique du Vieux Testament" isimli eserinde Simon, Tevrattaki beş kitabın, gerçekte Hz. Musa'ya ait olmadığını, bunların uzun çalışmalar sonunda nihaî bir redaksiyonlarının yapıldığını belirtmiştir. Yeni Ahid üzerinde de çalışmalar yapan Simon, halen elde mevcut olan Matta İncilinin, İbranice yazılmış olan ön Matta ile bir ilgisinin olamıyacağnı söylemiştir. Yeni Ahid ile ilgili olarak "Histoire Critique du Texte du Nouveau Testament" vb. bir çok eser yazan R. Simon, metinlerin hangi zamanda, hangi yerlerde ve hangi durumlarda bulunduklarını, bunların üzerinde meydana gelen bütün değişmeleri tam ve doğru bir şekilde bilmeden, kutsal kitapları tam olarak anlamanın imkânsız olduğunu söylemiştir. Ona göre Kutsal kitabın metni birçok tadilata uğramış, metinde çeşitli değişiklikler meydana gelmiştir.


 XVIII. yüzyılın başlarında İngiliz ilâhiyatçı Thomas Wooltson (1670-1733), Yeni Ahid üzerinde yaptığı çalışmalarda, bu kitapta Hz.İsa'ya nisbet edilen mucizelerin aslında önemsiz masallar olduğunu söyledi.


İnciller üzerinde yapılan bu tür çalışmalar, zamanla Almanya'da da yapılmaya başlanmış, Hermann Samuel Reima-rus, "Wolfenbuttel Fragments" isimli eserinde, İncillerde Hz. İsa hakkında söylenen şeylerin akılla bağdaşmasının imkânsız şeyler olduğunu, Hz.İsa'nın öğrencilerinin, onun karakter ve niyetini, kasden olduğundan farklı olarak gösterdiklerini ileri sürmüştür. Reimarus ayrıca, Sinoptik İncillerle Yuhanna İncili arasındaki çelişkiyi ele almış, haça gerilme konusunda İncillere birtakım ilâveler yapıldığını, yeniden dirilme konusunda abartmalı bilgiller verildiğini söylemiştir.


 Asıl mesleği saray doktorluğu olan Yahudi asıllı Jean Astruc(1684-1766), ilk önceleri Protestan iken bilâhere Katolikliğe geçmişti. Astruc, Kitâb-ı Mukaddes ile ilgili yerleşmiş bütün inançları altüst edecek fikirler ortaya atmaya başlamıştır. O, araştırmalarını özel kütüphanesinde bulunan yazma eserlere dayanarak yapmış ve incelemelerini tamamı ile bilimsel metodlara uygun bir şekilde yürütmüştür. Daha önce R. Simon'nun farkına vardığı, Tevratta bir hadisenin bazen iki defa tekrarlanması hususu üzerinde dikkatini toplayan Astruc, Tevratın İbranice metninde Tanrı'nın iki ayrı isminin bulunduğunu, Tanrı'ya, Tevratta izafe edilen Elohim ve Yahve isimlerinin aslında birbirlerinin sinonimi (müradifi) olmadıklarını, çünkü bazı yerlerde sadece Elohim adı geçerken, diğer bazı yerlerde ise sadece Yahve adının geçtiğini, şayet Tevratı Hz.Musa yazmışsa bu tür farklı ifadeleri onun, ya hiç kullanmaması veya kullanmışsa ayrı ayrı yerlerde değil, rastgele ve karışık olarak kullanması gerektiğini söylemiştir. Ona göre bu durum, Hz.Musa'dan sonraki dönemlerde yapılan kompozisyonlarda, farklı kaynaklardan istifade neticesinde ortaya çıkmıştır. O, Tekvinin, en az iki veya üç ayrı yazar tarafından kaleme alınmış metinlerden derlenmiş olduğunu, bu yazarlardan herbirinin Tanrı için ayrı ayrı isimler kullandıklarını, dolayısı ile onların metinleri, aynen olduğu gibi alınınca bu durumun ortaya çıktığını söylüyor.


 Ayrıca Astruc, Tekvin ve Çıkışın ilk kısımlarında görülen Elohist ve Yahvist menşein ya-nısıra, bu kısımlardaki bazı pasajların ne Elohist, ne de Yahvist metinlere benzemediğini, dolayısı ile üçüncü bir kaynağın var olduğunu söyleyerek üç kaynak tezini ortaya attı.


 "Conjectures sur les Memoires Orijinaux dont il Parait que Moise s'est Servi Pour Composer le Livre de la Genese" isimli eserinde Astruc, Tekvin için dört sütun kullanmış, birincisini "A" (Elohim kaynağı), ikincisini "B" (Yahvist kaynak), üçüncüsünü "C" (Tekvinin 7:20-24 ayetleri), dördüncüsünü "D" (İsraile ait olmayan malzemeler) harfleri ile işaretlemiştir. Ona göre Tekvin, Hz.Musa zamanında yazılmıştır, ancak daha sonraki dönemlerin tembel ve cahil yazarları, onu yeniden yazarlarken büyük yanlışlıklar ve hatalar yapmışlar ve bu kitapta keyfî değişikliklere sebbep olmuşlardır.

Halle'de İlâhiyat profesörü olan J. S. Semler(l725-1792), "Abhandlung von der Freien Untersuchung des Canon" vb. eserlerinde dördüncü İncil (Yuhanna İncili) ile Vahiy (Yuhan-na'nın Vahyi) kitabının, aynı kişi tarafından yazılmamış olduğunu, bu iki Yuhanna'nın, ayrı ayrı Yuhanna'lar olduğunu söylemiştir. Semler'e göre, Havarilerin dışında kitap ve risale yazanların yazdıkları şeyler, vahiy ürünü değildir. Ona göre İbranilere Mektup, vahiy ürünü değildir, Yehuda'nın Mektubu ise apokrifdir.

 Astruct'un Fransa'da başlatmış olduğu çalışmalar, Avrupa'nın diğer ülkelerinde de devam ettirilmiştir. İskoç rahip Alexander Geddes(1737-1802), Astruct'un açtığı yoldan yürüyerek İngiltere'de Kitâb-ı Mukaddes üzerinde ciddi araştırmalar ortaya koymuştur. "Critical Remarks on the Hebrew Scriptures" vb. eserleri ile, daha önce Astruct'un ortaya koyduğu teorinin tersine, Tevratın sadece iki veya üç metinden düzenlenmediğini, aksine Tevratın tamamının, değişik çağlara ait ve ilmî değeri şüpheli bilgilerle dolu pekçok kağıt parçaları kolleksiyonlarının, Hz.Süleyman zamanında bir kitap haline getirilmesi ile oluşturulduğunu söylemek sureti ile, "Parçalar Hipotezi" (Fragment Hypothesis)ni ortaya atmıştır.


 Geddes'in "Critical Remarks"mı Almancaya çeviren Vater ile Vette, parçalar tezi üzerinde çalışmalar yapmışlardır. De Vette, Tevratın Tesniye kitabı hakkında yazdığı "Dissertatio Critica" isimli eserde Tesniye kitabının,Tevratın diğer kitaplarından gerek orijin ve gerekse maksat bakımından farklılık arzettiğini ileri sürdü. Ona göre Tesniye kitabı, Joshua (M.Ö.621)'nm saltanatı sırasında reformcu partinin, parti program ve beyannamesi olarak yazılmıştır. Bu teori ile ilk defa, Kitâb-ı Mukaddes incelemeleri ile İsrail millî tarihi arasındaki alâka ortaya konmuş oldu. VVette, Joshua (Yeşu)'nın kitabını, Neviim (Nebiler)in başına almıştır. Halbuki Geddes, bu kitabı Tevrata ekleyerek "Hexateuch" (altı kitap) teorisini ortaya atmıştı. Wette bu görüşü ile, "Pentateuch" (beş kitap)teorisine dönmüş oluyor(93). Vater'e göre Tevrat otuzbir parçadan kompoze edilmiştir. Bu görüşü çürütmek üzere Gottin-genli Heinrich Evald, "Die Composition der Genesis Kritisch Untersucht" isimli bir eser yazmıştır.

 Modern Yeni Ahid tenkidçiliğinin öncülerinden Johann Jakob Griesbach (XVIII.Yüzyılın ikinci yarısı), Yeni Ahidin tenkidli basımlarında, eski Yunanca nüshaların çok önemli olduğunu öne sürmüştür. O, Yeni Ahid yazmalarını üç gruba ayırmaktadır: 1- Batı yazmaları, 2- İskenderiye yazmaları, 3- Bizans yazmaları.


XVIII. yüzyılda Yeni Ahid üzerinde incelemeler yapan Albrecht Bengel, Yeni Ahid basımlarında Yunanca metinlere ihtiyaç duyulmakla beraber, esas metne şehadeti bakımından Latince tercümelerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini söylemiştir. Aynı yüzyılda konu üzerinde çalışma yapanlardan John James Wettstein, yazmış olduğu "Prolegome-na" (giriş) isimli eserinde, hiçbir fikrin etkisi altında kalmadan görüşlerini serbestçe açıklamıştır.


 Alman ilâhiyatçı Hebraist J. G. Eichhorn(1752-1827), üç ciltlik "Einleitung in das Alte Testament" isimli bir eser yazmış, bu kitabında araştırmasına Tekvinden başlamış ve Ast-ruct'un daha önce bulduğu sonuçlara aynen ulaşmıştır. Eich-horn, Tekvin ile başladığı çalışmasına, Çıkış ve diğer üç kitabı da ekleyerek devam etmiştir. Ona göre Tevratın diğer dört kitabı da, tıpkı Tekvin gibi Hz. Musa zamanında yazılmış olmakla beraber, Musa'nın yazmaları, Hz. Musa'nın çağdaşı olan bazı yazarların kitapları ile birlikte yeniden düzenlenerek bugünkü Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye kitapları ortaya çıkmıştır. Eichhorn'a göre Tevratta, Hz, Musa'ya ait olan kısımlar olmakla beraber, Hz.Musa'ya ait olmayan birçok kitaptan bazı pasajlar, bu kitaba süzülmüştür.

İlgen, "Nulla Vestigia Retrorsum"(1798) isimli eserinde, Tevratta sadece bir Elohist metnin değil, iki ayrı Elohist metnin var olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bu ikinci Elohist metin, Levililerdeki rahip metnine çok benzemektedir. Evald ise, Ilgen'in var olduğunu söylediği iki ayrı Elohist metnin, aslında birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturan tek bir metin olduğunu söylemektedir. Evald, Tekvin kitabının, Hexato-uch'un temel eseri olduğunu ve bu altı kitabın bir bütünlük arzettiğini, dolayısı ile Yahvist metinlerin Elohist metinlere ilâve edilmeleri gerektiğini söyleyerek, "ilâve hipotezi" (supp-lement hypothesis)ni ortaya attı. Black, Shrader vb. birçok kişi tarafından desteklenen bu görüşe, kısa süre sonra cevap geldi. Edvard Reus, 1834 yılında Strassburg'da Eski Ahid üzerine yaptığı bir çalışmada, bir milletin daha tarih sahnesine çıktığı ilk sıralarda, tam olarak gelişmiş bir kanun mecmuasına sahip olmasının anlaşılmasının zor olduğunu söyledi. Ona göre Eski Ahidin Neviim (Peygamberlere ait kitaplar) kısmı, Tora (Tevrat) dan önce yazılmıştır ve Davud'un Zebu-ru, hem Neviimden, hem de Toradan sonra yazılmıştır. Vatke ve George gibi araştırmacılar da bu görüşü benimseyen eserler yazmışlardır.


 Halle'li Hebraist Hupfeld, 1853 yılında yazmış olduğu "Die Quellen der Genesis" isimli eserinde, Tekvin ve Çıkıştaki Elohist, Yahvist ve Rahip metinlerinin birbirlerine bağlı olmadıklarmı, bunların birbirinden bağımsız olduklarını, aralarındaki benzerliklerin önemsiz olduğunu söylemiştir.


 XIX. yüzyılda Hristiyanlık ve Kitâb-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalarda, daha önceki çalışmalara göre çok önemli bir değişiklik göze çarpmaktadır. Bu değişiklik, araştırmaların kitaplardan, kitapların sahiplerinin tarihî kişiliğine yönelmesinden kaynaklanmaktadır. Daha önceleri araştırmacılar, Hz. İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı tarihte yaşamış gerçek şahsiyetler olarak kabul edip, onlara nisbet edilen kitapların gerçekte onlara ait olup olmadığını incelerken, bu yüzyılda şüphelerin kitaplardan, onların sahiplerine doğru kaydığı görülüyor. Adı geçen kişilerin gerçekten tarihte yaşamış şahıslar olduğundan şüphe eden bazı araştırmacılar, onların tarihî şahsiyetlerini araştırmaya başlamışlardır.


 Bunlar arasında özellikle Hz. İsa'nın şahsiyeti konusunda birçok araştırma yapılmış, bazıları onun tarihte yaşamış bir şahıs olmadığını, aksine bir efsane kahramanı olduğunu söylerken, diğer bir kısmı ise, Hz.İsa'mn tarihte yaşamış hakikî bir şahıs olduğunu söyleyerek onun biyografisini yazmışlardır. Bu konuda araştırma yapanlardan biri Heinrich Paulus (?-1828)' dur. Aynı konuyu araştıran Friedrich Strauss (?-1835)'a göre Hz. İsa, zeki bir Yahudi olmaktan öteye başka bir özelliğe sahip değildir. Konu üzerinde çalışan diğer bir araştırmacı Ferdinand Christian Baur (1792-1860), Hristiyanlığın ortaya çıktığı sırada Hz. İsa'nın insanî karakterde görülmesine karşılık, daha sonra Pavloscu putperest anti tezin tesiri ile ona, insanüstü bir tabiat kazandırıldığını söylemektedir. Ernest Renan da yazmış olduğu "La Vie de Jesus" isimli eserde, Hz.İsa'yı Galileli birkişi olarak takdim etmiştir. Renan'a göre Hz.İsa, kıyamet felaketinin eşiğinde bulunduğuna inanan, bu yüzden ne bir kitap, ne de yeni bir kanun çıkarmak peşinde olmayan bir insandır.


 F. Crawford Burkit, yaptığı bir araştırmada, İncillerde verildiği şekilde Hz.İsa'nın hayat hikayesinin genel tarihe uyup uymadığını incelemiş ve yaptığı çalışmada soruya olumlu bir cevap bulmuştur. Ona göre Hz.İsa, İncillerde anlatıldığı gibi dünyada yaşamış tarihî bir şahsiyettir. Bu çalışmalar içinde, Hz.İsa'nın tarihî şahsiyetinin mevcut olmadığı sonucuna ulaşan ve onun tahihî şahsiyetini inkar edenlerden biri, "Kritik der Evangelien"(1850) isimli eserin yazarı Bruno Bauer'dir. Hz. İsa'nın şahsiyeti meselesi üzerinde yapılan tartışmalar, XX. yüzyılda dahi devam etmektedir. 1906 yılında yazdığı "The Quest of the Historical Jesus'v isimli eserle Albert Schweitzer, Hz. İsa'nın tarihî şahsiyeti konusunu araştırmıştır. "The Story of the Bible" isimli eserin yazarı Macleod Yearsley ise, Hz.İsa'nm tarihte yaşamış bir şahsiyet olduğuna inanmamaktadır.

 XIX. yüzyılda yeni Ahid üzerinde çalışarak onun modern tenkidli basımını yapan Charles Lachman,1850 yılında yaptığı Yeni Ahidin tenkidli basımında "Textus Receptus"u hiç gözö-nünde bulundurmadı. O, bu basımda Yeni Ahidi, dördüncü yüzyılda bilindiği şekli ile yayınlamayı planlamıştı. Lach-man'ın izinde giden Samuel Prideaus Tregelles, 1857-1872 yılları arasında yaptığı Yeni Ahidin basımında, ne "Textus Receptus"u, ne de daha sonraki dönemlere ait yazmaları gözö-nünde bulundurmadı ve basımını en eski yazmalara dayanarak gerçekleştirmeye çalıştı. Bu yüzyılda Yeni Ahid üzerinde çalışanlardan, Tschendorf, B. F. Westcott, J. A. Hort ve Herman von Soden gibi isimleri saymak mümkündür.


 XIX. yüzyılda Eski Ahid üzerinde çalışan H. Hupfeld, 1853 yılında yazmış olduğu bir makalede "Dökümanlar Hipotezi'ni yeniden gündeme getirdi. Ona göre birinci Elohist
metin, temel yazıdır ve en eski metindir, bundan sonra ikinci müstakil bir metin daha vardır, bu da Yahvist metindir.Ancak, bu Yahvist metne bir Elohist metin karışmıştır. Riehm,1854 yılında yaptığı bir çalışmada Tesniye dökümanını bu şemaya eklemiştir. Aynı yüzyılda Eski Ahid üzerinde çalışan T. Nöldeke, Tevrata Joshua kitabını kleyerek "Hexatouch" fikrini desteklemiştir. 1865 yılında Eski Ahidin tarihî kitapları üzerinde çalışan K. H. Graf, Tesniyenin yazılış tarihini, M.Ö. 621 yılı olarak benimsemiştir. Graf a göre Tesniye kitabı, Hz. Musa'dan tam altı yüzyıl sonra yazılmış oluyor.Graf a göre Tevrattaki üç ayrı metin, birbirinden farklı üç ayrı çağa aittir. Rahip metni kısmen tarihe, kısmen de hukuka ait metinleri ihtiva eder, ancak bunlar birbirinden kopuktur,Tarih metni sürgün öncesine, hukuk metni ise sürgün sonrasına aittir ve ikisinin arasında birkaç asırlık bir zaman boşluğu vardır.


 Eski Ahid üzerinde yapılmış olan bu çalışmaları iki kısımda gruplandırmak mümkündür. Bir yanda Nöldeke, Riehm, ve Dillman, öbür yanda Reuss, Kayser ve Graf yer almaktadırlar. Bu iki grup haricinde, sürgün sonrası teorisini destekleyen Duhm, Kuenen ve Wellhausen'den oluşan üçüncü bir grup daha ortaya çıkmıştır. "Theology der Propheten" isimli eserini 1875 yılında yazan Duhm'a göre Ezra, Yahudiliğin gerçek kurucusu durumundadır. "Prolegomena zur Geshichte1' ve "İsrailitische und Judische Geshichte" isimli eserlerin yazarı J.Wellhausen(İ844-1918), Tevratın yazılmasında Yahvist metnin esas alındığını söylemektedir. Ona göre Tesniye kitabı, Yoşiya 0osias)'nm krallığı döneminde M.Ö.622 yılında bulunmuş bir şeriattir. Wellhausen'e göre Tevratın temel yazılışı, sürgün döneminden sonra olmuştur. Ona göre Ezra, M.Ö. 458 yılında Eski Ahidi kaleme almıştır. Well-hausen, Yeni Ahid üzerinde yaptığı çalışmada dördüncü İncilin (Yuhanna), anonim bir yazar grubu tarafından kaleme alındığını ifade etmektedir.


1909 yılında "Odes and Psalms of Solomon" isimli eseri yazan Rendel Harris, Süleyman'ın şarkılarının, esas itibarı ile Hristiyan orijinli olduğunu ve Hristiyanlar tarafından düzenlendiğini ileri sürmüştür. Harnack'a göre ise bu şiirler, Yahudi orijinli olmakla beraber Hristiyanlar tarafından düzenlenmiştir. Harnack ayrıca, Yuhanna İncilinin büyük bir bölümünün esas itibari ile Yahudi orijinli olduğunu söylemiştir(HO).

XX. yüzyılda Yeni Ahid ve Eski Ahid üzerinde inceleme yapan araştırmacıların en önde gelenlerinden biri, şüphesiz Hermann Gunkel (1862~1932)'dir. Gunkel, araştırmalarında Karşılaştırmalı Dinler Tarihi metodunu kullanmıştır. M. Di-belius, K. L. Schmidt, R. Bultmann, Frazer ve Reitzenstein gibi araştırmacılar, Gunkel'in metodunu takip ederek Kitâb-ı Mukaddes üzerinde çalışmışlardır. Frazer ve Reitzenstein'e göre, Pavlos'un Hristiyanlığa yeni şekil verişinde, sır dinlerinin büyük tesiri olmuştur. 1924 yılında yaptığı bir çalışma ile B. H. Streeter, dört döküman tezini işlemiştir.

Görüldüğü gibi Kitâb-ı Mukaddes üzerinde Batıda yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu, bu kitabın bütünü ile vahiy mahsulü, hatasız, bozulmamış bir kitap olmadığını göstermektedir. Yapılan araştırmalar, aksine gerek Yeni ve gerekse Eski Ahidde vahiyle ilgisi bulunmayan pekçok şeyin mevcut olduğunu, yazarları oldukları iddia edilen veya vahiy yolu ile bu kitapların kendilerine yazdırıldığı iddia edilen kişilerin büyük bir kısmının, bu kitaplarla bir alâkalarının olmadığını ortaya koymaktadır.


Müsteşriklerin, Kur'an-ı Kerimin birçok şeyi Tevrat ve İncillerden aldığı şeklindeki iddialarına karşılık, Tevrat ve incillerin, daha açık bir tabirle Kitâb-ı Mukaddesin içinde bulunan tarihî bilgilerin, hukukî ve ahlâkî hükümleri ihtiva eden pekçok bilginin, Hristiyanlık ve Yahudilik öncesi kaynaklardan süzülerek Kitâb-ı Mukaddese girdiğini, bu kitaptaki bilgilerin büyük bir kısmının orjinal olmadığını Batılı araştırmacıların eserlerinden anlamaktayız. Mezopotamya'da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan tabletlerden, bu bölgede, Yahudiliğin ortaya çıkmasından çok önce yaratılış ve tufan destanlarının bilindiğini, yine Yahudi hukuku ortaya çıkmadan çok önce, bu bölgede Hammurabi kanunlarının uygulandığını öğreniyoruz.
Günümüz Tevratındaki yaratılış ve tufana ait bilgilerin Gılgameş vb. destanlardan, halen mevcut olan Tevrat hukukunun da Hammurabi kanunlarından adapte edildiği, bazı insaflı araştırmacılar tarafından itiraf edilmekte Kitâb-ı Mukaddes üzerinde yapılacak bir inceleme ve tenkidin, bu kitabın bütününü kapsaması imkânsız denecek kadar zordur. Çünkü, en azından altmışaltı kitaptan meydana gelen ve çok hacimli olan böyle bir kitabın tamamını, tam olarak incelemeye ciltler yetmez. Böyle olunca yapılacak şey, Yeni Ahid ve Eski Ahidde yer alan kitapları önem sırasına göre ele alıp, bunlardan birini veya birkaçını incelemek, onları bitirdikten sonra diğerlerini aynı şekilde sıra ile araştırmaktır. Nitekim birçok Batılı araştırmacı, bu yolu takip ederek önce sadece incilleri araştırmış, sonra Resüllerin İşlerini, daha sonra Risaleleri ve Vahyi ayrı ayrı incelemişlerdir. Eski Ahid üzerinde çalışanlar da genellikle bu yolu takip etmiş, bunlar önce sadece Tekvin ve Çıkış gibi bir veya iki kitabı incelemişlerdir. Eski Ahidin diğer kitapları üzerinde de ayrı ayrı araştırmalar yapılmıştır.

İslâm dünyasında Hicrî üçüncü asırdan itibaren yapılan çalışmalarda da Kitâb-ı Mukaddes toptan incelenmemiştir. İslâm âlimlerinin yaptıkları çalışmalarda bütün ağırlık, (Kur'an-ı Kerimde yapıldığı gibi) Tevrat ve İnciller üzerinde yoğunlaşmakta, diğer eserlere fazla ağırlık verilmemektedir. Kitâb-ı Mukaddesin tamamını kapsayacak geniş bir araştırmayı, bir kişinin yapması oldukça zordur . Bu belki de bir ekip çalışması ile gerçekleşebilir.

Bizim araştırmamıza göre, gerek Yeni Ahid ve gerekse Eski Ahide, modern tenkid metodlarını uygulayarak, bu kitapları bu metodlarla araştırmak imkânsızdır. Çünkü Eski Ahidin, bırakın Hz. Musa zamanından kalma orjinal nüshasını bulmayı, Hz.Musa'dan on asır sonra yazılmış nüshalarını dahi bulmak mümkün değildir. Aynı durum Yeni Ahid için de aynen mevcuttur. Hz. İsa zamanından kalma veya İncil yazarlarının yaşadıkları dönemlerden kalma hiçbir orjinal nüsha elde mevcut değildir. En eski İncil ve Risale kopyaları, Hz.İsa'dan dört asır sonraya ait kopyalardır. Hz.Musa ile, Tevratın elde mevcut en eski nüshası arasındaki en az bin yıllık boşluk; İncil yazarları ile, en eski İncil kopyaları arasındaki üçyüz yıllık boşluk ne ile doldurulacaktır? Bu kadar uzun zaman aralığı nasıl aşılarak hiç hata etmeden ana metne ulaşılacaktır? Modern tenkid metodları denilen şeyler, bin yıllık, üçyüz yıllık bu boşlukları nasıl telafi edecek ve gerçek metni inşa etmeye muktedir olacaktır?


 Bugün yapılacak olan araştırmalarda yapılması mümkün olan şey, elde mevcut olan en eski yazma nüshalarla, daha sonraları onlardan yapılan kopyaları karşılaştırmak, en eski nüshalarla daha sonra onlardan yapılan bu kopyalar arasında ve basılı nüshalar arasındaki farklılıkları ortaya koymak, muhteva bakımından bu kitaplardaki bilgileri birbirleri ile karşılaştırarak, kitapların kendi içlerinde tutarlı veya tutarsız olduklarını ortaya koymaktır.


 Çalışmamızın bundan sonraki kısımlarında yukarıda çizilen çerçeve dahilinde ilk olarak İncilleri ele alacağız. Çünkü Kitâb-ı Mukaddesin ağırlık noktası Hristiyanlara göre İncillerdir.



İNCİL KELİMESİ VE ANLAMI



İNCİL KELİMESİ VE ANLAMI



 KELİMENİN MENŞEİ


İncil kelimesi Yunanca "Euangelion"dan gelmekte olup, "eu" iyi", angelion"da haber manasına gelmektedir. Euan-gelion kelimesi, zamanla Evangelion ve Evangile şeklinde değişime uğramıştır. İslâm kaynaklarında kullanılan "İncil" kelimesi, Yunanca "Evangile"den alınmıştır. Kelimenin İngilizce karşılığı "Gospel"dir. Eski İngilizcede "God Spell", Tanrı sözü anlamına gelmektedir.


 Sözlükte "iyi haber" ve "müjdeli haber" manasına gelen İncil kelimesi ile, Hristiyan Kitâb-ı Mukaddesinin Yeni Ahid bölümünde yer alan ve Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitap kastedilmektedir.

 Bazı Hristiyan bilim adamlarına göre "İncil" kelimesi ile, "İnciller" kelimesini birbirinden ayırmak gerekir. Yeni Ahid metinlerinde geçen İncil kelimesi, bir kitaba isim olarak verilen ve bu ma'nada kullanılan bir isim değildir. O, iyi haber anlamında, Hz. İsa tarafından sağlanan kurtuluş mesajı ma'nasında kullanılmaktadır. "İnciller" (Gospels) kelimesi ise, Hz. İsa'nın bu mesajını anlatan ve dört ayrı yazar tarafından kaleme alınan eserler anlamına gelmektedir.


 Hristiyan inancına göre İnciller, Tanrı'nın yönetmesi ile, İncil yazarları tarafından hatasız olarak yazılmış olmak özelliğini korumaktadırlar. Havariler ve İncil yazarları, konuşurken ve yazarken tamamı ile Tanrı'nın iradesi ile konuşmuş ve yazmışlardır. Kutsal ruh'un Hz.İsa ile bütünleşmesi ile, Hz İsa'da ortaya çıkan müjdeli haber ve vahiy için hiçbir sınırlama yoktur.


İslâm kaynaklarına göre İncil, Allah (C.C.) tarafından, Hz. İsa'ya vahyedilen kitabın adıdır. Nasıl diğer peygamberlere vahiy yolu ile kitaplar gönderilmiş ise, Hz.İsa'ya da kendisi dünyada olduğu sırada vahiy yolu ile İncil gönderilmiştir. İslâmî inanca göre Hz. İsa bir peygamberdir, İncil de ona vahyedilen kitabın ismidir.


 Hristiyan inancına göre, Hz.İsa dünyada iken, ona İncil adı ile müstakil bir kitap nazil olmamıştır. Aslında onun böyle bir kitap meydana getirme gayesi de yoktu. O, kimseden İncil adı ile bir kitap yazmasını istememiş ve bu yolda herhangi bir emir veya talimat vermemiştir. Hz. İsa, halkın arasında dolaştığı üç yıl boyunca sadece konuşmuş, insanlara hitâb etmekle yetinmiştir. O, dünyadan ayrıldığı zaman, arkasında İncil adı ile bir eser bırakmamıştır. Hz. İsa'nın dünyadan ayrılışından sonra talebeleri, onun halka öğrettiği şeyleri onlara öğretmeye devam etmişler, birçok ülkeye gidip bu görevi yerine getirmeye çalışmışlardır. Bunlar, gidip dolaştıkları yerlerde özellikle Hz.İsa'nın öğretilerini anlatmakla beraber, onunla birlikte oldukları sırada görmüş oldukları mucizeleri, onda müşahede ettikleri olağanüstü halleri, onun çarmıha gerildikten sonra yeniden dirilerek göğe çıkışını ve hayatının diğer safhalarını insanlara izah etmişlerdir. Tebliğ hayatının ilk günlerinden itibaren, Hz.İsa ile beraber olan bu kimseler Havarilerdir. Havariler, başından itibaren onu takip etmiş, onunla beraber yaşamış ve ona öğrencilik yapmışlardır. Bu öğrencilerden bazıları, tebliğ görevinin daha iyi yapılabilmesi ve kendilerinden sonra bu görevi ifa edeceklere rehber olması için, Hz.İsa'dan duydukları, gördükleri şeyleri yazmışlardır. Bu yazılara, zamanla bir takım ilâveler yapılmak sureti ile günümüzde mevcut olan İnciller meydana gelmiştir.


Görüldüğü gibi Hristiyan kaynaklar, Hz. İsa'ya vahiy yolu ile nazil olmuş bir İncilin varlığını kabul etmemektedir. Kitap olarak bugün elde mevcut olan İnciller, Hz İsa'nın her hangi bir emir ve direktifi olmadan, onun öğrencileri tarafından yazılmışlardır. Bunlar, Yahudilikteki Tevrat ve İslami- yetteki Kur'an-ı Kerim gibi vahiy yolu ile nazil olmuş kitaplar değildir.


 Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitaba İncil adı verilmekle beraber, bazen bu "İncil" sözü ile, bu kitapların yanısıra Yeni Ahidin diğer yirmiüç kitabı da kastedilmektedir. Hristiyanlıkta hemen hemen her kavramda görülen karışıklık ve muğlaklık, İncil kelimesinde de görülmektedir. Bir yandan, yazılmamış durumda olan Hz. İsa'nın topyekûn mesajının adı İncil, öbür yandan dört Evan-gelist'in yazmış olduğu dört ayrı hayat hikayesinin isimleri İncil, diğer yandan bu dört hayat hikayesi ile beraber, Resullerin İşleri, yirmibir Mektup ve bir Vahiy'den müteşekkil yirmiyedi kitabın isimleri de İncil oluyor! Dördüncü asrın ortalarından günümüze kadar intikal etmiş dört İncil metni bulunduğu ve bu dört ayrı metinde büyük farklılıklar görüldüğü halde, yine İncilin bir olduğundan bahsedilebiliyor!


İslâm kaynaklarına göre İncil bir tanedir ve Hz. İsa dünyada olduğu sürece onu insanlara tebliğ etmiştir. Ancak bu İncilin, Hz. İsa zamanında yazılı halde bulunup bulunmadığı konusunda bir açıklık yoktur. Tevratın, Hz. Musa zamanında levhalara yazılarak Ahid Sandığında muhafaza edilmesi, Kur'ân ayetlerinin vahiy katipleri tarafından yazılması ve Hz. Muhammed'in vefatından sonra, onların toplanarak tasnif edilmesi gibi, acaba İncil de bu tarzda yazılmış ve toplanarak bir kitap halinde Hz.Isa zamanında tasnif edilmiş midir? Onun yazılı olarak muhafazası yapılamamış ise, eksiksiz olarak hafızalarda tutulabilmiş midir? Hz. İsa'nın, kavmi arasında çok kısa bir süre kalması (en iyimser bir tahminle üç yıl), bu dönemde mevcut olan baskı ve zulüm, İncilin sağlıklı bir şekilde yazılıp toplanmasını oldukça güçleştirmiş olmalıdır. En fazla üç sene süren tebliğ döneminde bir yandan, müstemlekeci Putperest Roma yönetiminin baskısı, öbür yandan, hilekâr ve kıskanç Yahudi hahamlarının entrika ve jurnalleri, Hz.İsa ve Havarilerine İncil ayetlerini yazma ve toplama hususunda büyük güçlük çıkarmış olmalıdır. O dönemde İncil ayetlerinin yazılması mümkün olmuşsa bile, bunların muhafazası, toplanması ve yeni nüshalarının yazılması, gitgide artan zulüm ve baskı yüzünden adeta imkânsız hale gelmiştir.


 Bazı Hristiyan araştırmacıların, Hz.İsa zamanında yazılı bir İncil'in bulunmadığı şeklindeki beyanlarına rağmen, M.S. ikinci yüzyılın başlarında yaşamış olan Papias ve İreneaus gibi Hristiyan müellifler, elde mevcut olan dört İncil ortaya çıkmadan önce, Hristiyanların elinde Matta tarafından yazılmış ve sözler ma'nasma gelen "Logia" isimli bir metnin bulunduğunu, Matta'nın bunu İbranice-Aramice yazdığını, şimdi elde mevcut olan Matta İncilini, bu Logia'yı genişleterek Yunanca olarak kaleme aldığını ifade etmektedirler.


 Bir kısım Hristiyan müelliflere göre, Logia'nın metni oldukça kısa olup, fazla önemli değildir. Papias'ın verdiği habere göre Matta, Logia'yı Hz. İsa daha dünyada iken İbranice olarak yazmıştır. Logia'da sadece Hz.îsa'nın sözleri vardır. Bu yönü ile Logia'nın değeri daha da artacakken, onun fazla önemli olmadığı nasıl söylenebilir? Malesef bugün bu Logia'nın ne aslî nüshası, ne de aslî nüshadan yapılmış kopyaları vardır. Dolayısı ile onun muhtevası hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmak mümkün değildir. Durum böyle iken, onun önemsiz olduğunu bu müellifler nereden anlıyorlar?


İlk dönem Hristiyan müelliflerin, Logia'nın varlığını haber vermelerinin yanısıra, XVIII. yüzyıldan itibaren İnciller üzerinde araştırma yapmaya başlayan bazı Batılı ilim adamları, halen elde mevcut dört İncil daha ortaya çıkmadan önce, tek bir İncil'in mevcut olduğunu, mevcut incillerin bu İndiden istifade edilerek yazıldığını haber vermektedirler. Bu araştırmacılardan Lessing, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru ortaya attığı bir tez ile dört İndiden önce, aslî bir İncil'in var olduğunu, bunun dilinin Aramice olduğunu, Matta, Markos ve Luka'nın, İncillerini yazarken bundan istifade ettiklerini söylemiştir. J. G. Eichhon da bu ilk aslî nüshanın varlığını haber vermektedir. J. Wellhausen'e göre, bu ilk aslî nüsha Markos'a aittir. Markos Aramice olarak bu ilk nüshayı yazmış, bilâhere bunu genişleterek Yunancaya çevirmiştir. Ona göre, Matta ve Luka incilleri, bu Aramice aslî nüsha ile, bunun Yunancaya tercüme edilen nüshasından istifade edilerek yazılmışlardır. Zahn'a göre, bu aslî nüsha, Markos'a değil, Matta'ya aittir. Halen elde mevcut olan Matta ve Markos, bu aslî nüshadan istifade edilerek yazılmışlardır. L. Waganay ise, aslî nüshanın Markos'a ait olduğunu söylemekte ve Markos'un bunu, Petrus'un vaazlarından istifade derek yazdığını ileri sürmektedir. Ona göre bu Aramice aslî nüshadan, Aramice olarak Matta kopya edilmiştir. Yunanca yazılmış olan Matta ile Luka, bu Aramice yazılı olan Markos ve Mat-ta'ya dayanılarak kaleme almrnıştır.


 Yine bazı İncil araştırmacılarına göre, halen elde mevcut olan İncillerden önce Hz.İsa'nın sözlerini ve mucizelerini ihtiva eden yazılı küçük ve müstakil parçalar vardı. Mevcut İncillerin yazarları, eserlerini kaleme alırken bu parçalardan istifade etmişlerdir.


 Yukarda verilen bu bilgilerden daha da önemlisi, bizzat İncillerde bulunan bazı ifadelerdir. İncillerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında, gerek Hz.İsa'nın ve gerekse Havarilerin, tekil sığası ile bir İncil'in varlığından sözettiklerini görmekteyiz. Bunlardan sunacağımız iki örnek, İncil kelimesinin, Hz. İsa'nın mesajı ma'nasma gelmesinden çok, Allah(C.C.)'m Hz. İsa'ya vahyettiği İncil kitabı ma'nasma geldiğini ispatlar niteliktedir. Bunlardan bir tanesi, "Yahya ele verildikten sonra İsa, Allah'ın İncilini vaaz ederek Galile(Celile)'ye gelip dedi: Vakit tamam oldu. Allah'ın melekûtu yakındır. Tevbe edin ve İncile iman eyleyin! " şeklindedir.


 Burada Hz.İsa, Allah (C.C.)'m İncilini vaaz etmektedir. Yani İncil Allah'ındır, İsa sadece onu vaaz etmektedir. İkinci örnek, Yahya'nın adamlarının gelip Hz.İsa ile konuşmaları sırasında, Hz. İsa'nın onlara söylemiş olduğu şu sözdür: "Yahya'ya bildirin! Körlerin gözleri açılıyor, topallar yürüyor, cüzzamlılar temizleniyor, sağırlar işitiyor, ölüler kıyam ediyor ve fakirlere İncil vaaz olunuyor". Bu ifadede Hz.İsa'nm, İncili vaaz ettiği açıkça görülüyor. Eğer İncil ile kastedilen ma'na, Hz.İsa'nın hayat hikayesi ve sözleri ise, bu iki parçada böyle bir anlam çıkarmaya imkân yoktur. Bu ifadelere göre Hz.İsa, bir vaiz olup Allah'ın İncilini vaaz etmektedir, kendi hayat hikayesini ve sözlerini değil, Allah'tan vahiy yolu ile aldığı İncil'i insanlara tebliğ etmektedir. "Allah'ın İncili" ifadesi, bütün diğer anlamları ortadan kaldırmakta, sadece vahiy mahsûlü olan ilâhî emir ve yasaklar ma'nasını akla getirmektedir. Ayrıca bu ifade, Petrus ve Pavlos'un mektuplarında da yer almaktadır.


 Hz.İsa, babasız olarak dünyaya gelmekle beraber o, Yahudi bir aileden gelmiş ve Yahudi kültürü ile yetişmiş bir kişi idi. Dolayısı ile o, bütün Yahudi ananelerini bilmekte idi. O, Yahudilerin beklemekte oldukları Mesih hakkında fikir sahibi olduğu gibi, Mesihliğin fonksiyonlarından da haberdar idi. Nitekim o, kendisinin Mesih olduğunu ilân ederek ortaya çıkmıştır. İncillere göre kendisine yöneltilen "Sen Mesih misin, İlya mısın, yoksa Yahya mısın?" şeklindeki sorulara o, hep kendisinin Mesih olduğunu açıklamak sureti ile cevap vermiştir. Yani o, Yahudilikteki Mesihliğin ma'na ve fonksiyonunu biliyordu. Kur'an-ı Kerimde de o, "Meryem oğlu Mesih İsa" olarak isimlendirilmekte ve İsrail oğullarına peygamber olarak gönderildiği bildirilmektedir. Yahudi an'a-nesine göre/Mesih derecesinden çok daha aşağıda olan nebilerin dahi kitabı vardır. Hz.İsa, İncillere göre Tevratı bilmekte ve ondan misaller getirmektedir. Demek ki o, Hz. Musa'yı tanımakta ve Tevratı bilmektedir. Yahudi an'anesine göre Hz. Musa, Tevratı hemen yazıp Ahid Sandığında muhafaza ettiğine göre, Hz.İsa'nın bundan da haberi olması gerekir. Bütün bu bilgilerden sonra, nasıl Hz.İsa'nın dünyada iken bir kitap yazdırmadığı ve bunu yapmak gibi bir niyete sahip olmadığı söylenebilmektedir? Hristiyan inancına göre Hz. İsa, Mesih olarak bütün diğer peygamberlerden, dolayısı ile Hz. Musa'dan da üstün olduğuna göre, ondan daha aşağı seviye-dekilerin kitapları olduğu halde onun neden bir kitabı bulunmasın? O, Hz. Musa dahil bütün peygamberlerden üstün olduğuna göre, onun da bir kitabı olmalı ve bu kitap, diğer kitaplardan daha üstün olmalıdır.
Bir yandan onu Mesih, hatta Allah'ın oğlu kabul edip, öbür yandan onun dünyada iken bir kitaba sahip olmadığını söylemek büyük bir yanlışlık olur. Zira Mesih demek ıslahçı, bozulan dini ve cemiyeti düzeltici demektir. Hz.İsa hem Mesih olacak, yani bozulmuş İsrail cemiyetini ıslah için gelmiş ve yeni bir din ortaya koymuş olacak, hem de yeni bir dinin ortaya konması için asgari olarak gerekli olan bir kitaba sahip olmayacak, bu mümkün değildir. O, bir yandan "Ben Mesih'im, Allah'ın oğluyum, geçmişteki ve gelecekteki işlenmiş ve işlenecek olan bütün günahların bağışlanması, bütün insanlığın kıyamete kadar kurtuluşu için geldim " diyecek, hem de kendi peşinden gelen insanlara rehber olmak üzere yazılı bir kitap bırakmayacak, bu nasıl mümkün olabilir? Kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra, insanlarla bir daha yüzyüze konuşamıyacağına göre, eğer o, arkasında bir kitap bırakmamışsa kıyamete kadar onun peşinden gidecek olan insanlara ne rehberlik edecektir?


 Hz.İsa'nın, dünyada iken İncilin yazılması için bir emir ve direktif vermediği şeklindeki Hristiyan görüşünün temelinde, Hristiyanlığın vahiy ve peygamberlik anlayışı vardır. Bu dindeki vahiy ve peygamberlik anlayışı, diğer dinlerdeki, özellikle İslâmiyetteki vahiy ve peygamberlik' anlayışından çok farklıdır. Hristiyan inancına göre İncil yazarları (Evange-listler veya İncilciler), Hz.İsa'nın sözlerini, mucizelerini ve hayatını yazarak, onun dünyada iken insanlara verdiği mesajı, kendisinden sonra gelenlere aktarmak görevini ifa etmişlerdir. Hz.İsa'nın yapmadığı kitap yazma işini, öğrencileri yapmışlardır. Ancak onlar, bu işi yaparken rastgele değil, ilâhî bir görevlendirme sonucu bunu yapmışlar, kitaplarını yazarken kendilerine vahiy ve ilham gelmiştir. Allah'tan gelen ilham, onları her hangi bir hata yapmaktan korumuştur.


 Hz.İsa'nın dünyada iken ihmal ettiği kitap yazma işini, öğrencilerine bırakması doğru olabilir mi? O, bir yandan kendisinden sonra Havarilerini yönetecek olan kişiyi dahi seçerken, öbür yandan, Havarilerine, öğrencilerine ve kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra onu tâkib edecek olan kişilere rehber olacak bir kitabı neden onlardan esirgeyip bu işi öğrencilerine bırakıyor? Hz. İsa dünyada iken İncil yazacak olan kişileri seçmemiştir. Bu iş, Havarilerin başkanlığı kadar da mı önemli değildi ki, o bu işi yapmamıştır? Acaba Petrus'a, "Kuzularımı sana emanet ediyorum" diyen Hz.İsa, neden İncili yazacak olan kişilere, "Ben sizi kitap yazmak üzere görevlendiriyorum" diyerek onları seçmemiştir? İlerde daha açık şekilde göreceğimiz gibi, kimliği, mesleği, hatta yaşadığı çağı meçhul pekçok kişi İncil yazmış, ortaya büyük bir kaos çıkmıştır. Şayet Hz.îsa zamanında yazılı bir İncil yok idi ise, onun, İncil yazarlarını mutlaka tayin etmesi gerekirdi. Eğer o, ismen yazarları tayin etse idi, bu kargaşa ortaya çıkmazdı.